AP Türkiye raportörü Kati Piri: “Darbe girişimi vatana ihanettir”

KATİ Piri ile bu söyleşi için altı ay önce Lahey’de yaptığımız randevu yine Türkiye ile çıkan bir krizden dolayı, araya acil  toplantılar girdiğinden iptal edilmişti.

Altı ay sonra Piri bizi bu kez Avrupa Parlamentosu’ndaki mütevazı ofisinde kabul etti.  Beş metreye üç metre büyüklüğündeki bu ofise girince dikkatinizi çeken ilk şey, Kati Piri’nin Lübnan’da, Ürdün’de, Yunanistan’da mülteci kamplarında çektiği resimlerin olduğu duvar.

Belli ki mültecilerin kaderleri ve kederleri onu yakından ilgilendiriyor. Zaten mesaisinin büyük bir bölümünü Avrupa’nın mülteci sorununa harcıyor; bu konudaki sorularımızı da içtenlikle yanıtlıyor. Ama elbette konumuz Türkiye. Terörle mücadele, darbe girişimi, Ergenekon gibi kumpas davalar, vizesiz seyahat konusu… İşte bu bölümde, bu konularda Kati Piri’ye sorduğumuz sorular ve yanıtları.

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ihtilaflardan birisi terörizmin tanımı ve kimlerin terörist olduğu konusu. Avrupa Birliği Türkiye’den Terörle Mücadele Yasası’nı değiştirmesini istiyor. Türkiye ise PKK’nın yanı sıra Gülen hareketini de terör örgütü diye tanımlıyor ve HDP’yi PKK’nın uzun eli olarak görüyor. Bu üç örgüte siz nasıl bakıyorsunuz?

Şöyle başlayayım. Eğer Avrupa’da terör tehdidi altında bir ülke varsa, bu da Türkiye’dir. PKK’nın saldırılarına, IŞİD’in saldırılarına, TAK ve yan örgütlerine, DHKP-C… birçoğunun kısaltmalarını dahi bilmiyorum. Son iki yılda terör yine maalesef Türkiye’nin gündemine oturdu. Sadece Türkiye’nin Güneydoğusundaki saldırılar değil, başkentte de, İstanbul’da da. Ülke ciddi bir terör tehdidiyle karşı karşıya. Bundan dolayı, hükümetin böyle ciddi terör tehdidi altında herkese terörist damgası vurmasını anlamakta zorlanıyorum. Eğer sizi eleştiren herkese terörist damgası vurursanız, gerçek teröristleri bulup yakalamakta zorlanırsınız.

Bir Avrupa ülkesi bunu nasıl yapardı, örneğin Macaristan’da ya da İtalya’da bir darbe girişimi olsa?

Birçok Türk’ün 15 Temmuz’da olan olayları akla uygun bulmadığı gibi bunu düşünmek de akla uygun değil. Kesinlikle bütün Avrupa’nın desteği var. Kimse darbe girişiminin arkasındaki insanların yakalanıp cezalandırılmasını eleştirmiyor. Bu vatana ihanettir. Suçların en büyüğü. Meşru yollarla seçilmiş bir hükümeti demokratik olmayan yolla ve hatta şiddet kullanarak devirmek… Ama Kadri Gürsel, Aslı Erdoğan, çok şey denebilir, ama bu insanların 15 Temmuz’la hiç bir ilgisi yok. Sorun burada. Bence Türk halkı, Hollanda’da da, hükümetin darbe girişiminde bulunanları yakalamasını anlayışla karşılıyor.

Türk hükümetinin darbe girişimini suistimal ederek bütün muhalefetin sesini kısmak istediğini mi söylemek istiyorsunuz?

Evet. OHAL’in ilk başta nasıl uygulandığına bakarsak, sadece o gece darbe yapanlar değil, Gülen hareketi ile ilgisi olduğu sanılan herkes, hatta çocuğunu onların (Gülen hareketi) okuluna göndermiş ya da onların (Gülen hareketi) hastanesine gitmiş herkes, darbe girişimini yapan generallerle aynı kefeye konuldu. Arada fark olduğuna inanıyorum. Daha sonra – ki bu yeni bir şey değil – daha önce de olduğu gibi Kürtlere yapılan baskıları gördük. PKK’yı kastetmiyorum. AK Partili siyasetçileri bombalayarak ya da güvenlik güçlerini öldürerek değil. Elbette bu kabul edilemez. Bu insanları da içeri alırsan geriye sadece radikal insanlar kalır. Ama şimdi laiklerin de içeri alındığını görüyorsunuz, hatta Aleviler de alınıyor. Yani Türkiye’de kimse güvende değil. AK parti içindeki siyasetçiler bile güvende değiller. (Eski) Cumhurbaşkanı Gül’e ne olduğunu gördük, daha sonra bu yıl Davutoğlu bir gün içerisinde gitti, bir kenara itildi. Bunları görünce AK parti içerisinde de korkunun olduğunu görüyorsun. Halk arasında korku var. Herkes ‘Beni de yarın düşman gibi görürlerse akıbetim ne olur’ diye korkuyor. Ve demokratik güçlerle ortak çalışmak çok zor. Ama bu sizin sorunuza yanıt değil. PKK terör listesinde ve listeden çıkarılması taraftarı değilim. Ama biz barış sürecinin başlatılması taraftarıyız. Ve silahların bırakılması gerekir. Kürt sorununa askeri bir çözün bulunabileceğine inanmıyorum.

Görüşmeler kiminle yapılmalı sizce?

HDP ile başlansın. Altı milyon insanın oyuyla seçilmiş olarak parlamentodalar. Eğer şimdi teröristlerle konuşmak istemiyorum dersen – geçmişte bunu yaptılar – tamamen anlayışla karşılarım. Ama HDP ile konuş. Bu insanlar silahlı mücadele taraftarı değil. Tam da şimdi bu insanlar içeri alınıyor, Bu, diyalog için hazır olunduğunu  göstermiyor.

kati-piri-selamun-yavuz-6Avrupa Birliği’nin, yapılan mülteci anlaşmasıyla kendini Türkiye’ye bağımlı hale getirdiği görüşünü savunanlar var. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Evet, eskisinden daha bağımlı hale geldik. Bu kesin. Ama bu bizim bölünmüş olmamızdan kaynaklanıyor. İlk önce Türkiye ile anlaşmanın dışında her yolu denedik. Önce Avrupa Birliği içinde mültecilerin yerleştirilmesi konusunda dayanışma sağlanmasını denedik. Ardından Macaristan Başbakanı ‘Sınıra duvar örerim’ dedi, arkasından Slovakya Başbakanı ‘Ülkeye Müslümanlar gelmesin’ dedi. Şu anda Avrupa Birliği’nde çok az dayanışma mevcut. Eğer mültecileri nasıl insani bir şekilde yerleştireceğini bilmiyorsan, iki şey yapabilirsin. Ya hepsi Almanya’ya gider ki bu ülke mültecilere ‘gelsinler’ diyen hemen hemen tek ülke. Ya da hiç kimse Avrupa’ya gelmeyecek dersin. Bu durumda sınır olan komşu ülkelerle anlaşmaya varacaksın. Türkiye ile yapılan anlaşmayı yerinde buluyorum. Beş yıldır Suriyeli mültecileri, Afganlıları, Iraklıları barındıran Türk insanlarına yardım etmemiz gerektiğine inanıyorum. Toplam 3 milyon 100 bin. Parasal yardım kesinlikle yapılmalı. Ama yük de azaltılmalı. Savunmasız ve zayıf mültecilerin hava yoluyla Avrupa’ya gelebilmesine yardım edilmeli. Ama bu yürümüyor.

Yani mülteci anlaşması yürümüyor mu?

İkinci bölümü yürümüyor. Birinci bölüm, mültecilerin Avrupa’ya gelmesine engel olunması, iyi işliyor.

Avrupa ülkeleri geçen yıl 160 bin mültecinin Avrupa ülkelerine dağıtılması konusunda anlaşmıştı. Bu da başarılamadı.

Hayır, şimdiye kadar 7 bin insan dağıtıldı. Bu gerçekten de utanılacak bir durum. Anlaşmaya varıyoruz, hükümet başkanları imzalarını atıyorlar, ülkelerine geri dönüyorlar ve anlaşmaları uygulamıyorlar. Eğer 28 ülke birlikte yapılan anlaşmalara uymazsan, başkalarından bağımlı hale gelirsin.

Biraz da geçmişle ilgili sorular yönelteyim. 2010’daki yargının yeniden yapılandırılması ile ilgili Anayasa değişikliğini Avrupa Birliği destekledi. Yapılan değişikliklerle yargı bağımsız olacaktı. Ama pratikte tam tersi oldu ve siyasilerin yargıya baskısı ve Gülen hareketinin yargı içindeki etkisi arttı. AB’nin biraz da özeleştiri yapması gerekmez mi?

Hem Avrupa Birliği hem de Avrupa Konseyi yıllarca bağımsız yargı için yatırım yaptılar. Bugünkü durum açıkça gösteriyor ki – yargıçların kim olduğuna bakarsan – bu Türk toplumunun yansıması değil. İdeal olanın yapılmadığı bana göre açık. Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin de bunu üstlerine alındıklarını düşünüyorum. Yargıçları eğitmek için milyonlarca yatırım yapıldı. Ama 2010’u tam bilemiyorum. Geriye gittikçe detaylar hakkında bilgilerim eksik. Ama yargının üçte birine çıkış verildiği bir dönemde bu konuda önemli bir sınav verilecek. Bu önümüzdeki aylarda ve yıllarda öylesine büyük bir sorun ki her şeye iyi hazırlanılsa bile davaların nasıl dürüst yapılacağı konusunda endişelerim var. Hükümet davaların dürüst yürütülmesini istese bile, ne kadar insanın etkilendiği ve yargıçların üçte birinin işten uzaklaştırıldığı göz önüne alınırsa, bu nasıl organize edilecek?

kati-piri-roportajErgenekon vb. gibi kumpas davalarında da birçok gazeteci, asker ve siyasetçi içeri atıldı ve yıllarca tutuklu kaldı. Sonradan bu davaların sahte belgelerle Gülen hareketi tarafından kurulan birer kumpas olduğu ortaya çıktı. Bu davalar sırasında Avrupa Birliği uzun tutukluluk süresi dışında insan hakları, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğünden hiç bahsetmedi. Avrupa bu kumpas davalarına niye sessiz kaldı?

O zaman ben yoktum. Bu da sonradan eleştiri yapmayı kolaylaştırır. Komisyonun o zaman ne söyleyip söylemediğini kesin bilmiyorum. Yani eleştiri olup olmadığını da bilmiyorum. Ama şöyle söyleyeyim… Türkiye gibi karmaşık bir ülkede neler olup bittiğini tam bilmek çok zor. Bunun, hakkında birçok kitap yazılan o davalarda Gülen hareketinin rolü için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Birçok kitapta yazıldı, Ahmet Şık’ın yazdığı kitap var. Geçenlerde görüştüğüm Eren Erdem de konu ile ilgili kitap yazdı. Bir şey söyleyeyim, bütün bu kitaplar, Hollandacaya da İngilizceye de çevrilmedi. Bu konuda yazılar ve TV’de programlar yok. Burada Belçika’da da öyle. Türkiye gibi öyle büyüleyici ama bir o kadar da karmaşık bir ülkede devam eden süreçleri anlayabilmek çok zor.

Avrupa Birliği bu tür kitapları Avrupa dillerine tercüme ettirerek Batı kamuoylarının aydınlanmasına yardımcı olamaz mı?

Enteresan. Olabilir.

Ergenekon gibi kumpas davaları, Gülen hareketi ve Kürt sorunu hakkında yazılmış yüzlerce kitap var.

Evet. Bu tartışmayı Avrupa’da karşılıklı anlayış ve saygı içinde yürütelim. Hollanda’nın güzel olan tarafı, böyle tartışmaların gerçeklere ve bilgiye dayandırılarak yapılıyor olması.

1963’e geri dönelim, Ankara Anlaşması’na. Bu anlaşmadan dolayı Türk vatandaşlarının Avrupa’da epeyce hak elde ettikleri Türkler arasında bilinir. Bu haklardan birisi de vizesiz seyahat hakkı. Bu konuda açılan 11 davanın hepsinde de Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Ek Protokolün 41/1 maddesine göre Türk vatandaşlarını haklı buldu. Ama AB, ABAD kararlarını uygulamayı reddediyor.  Aksine, AB Türkiye hükümetini vizesiz serbest dolaşım hakkını mültecilerle ilgili bir anlaşmanın parçası yaparak yeni şartlara bağlamaya zorluyor.

Bunu Türk hükümetinin talebi üzerine yaptık.

Bu nasıl olur? Türk hükümeti yurttaşlarının haklarını bilmiyor mu?

Bakınız, hukuksal olarak mahkeme kararlarının tam nasıl olduğunu bilmiyorum. Ama net kararlar verilmişse bunun uygulanması gerekir. Bana kalsa 10 yıl önce Türk yurttaşları için vize zorunluluğu kaldırılmalıydı. Müzakereler 10 yıl önce başladığı için 10 yıl diyorum, daha önce de olabilirdi. Bu Türk hükümeti için o kadar enteresan değil, ama Türk halkı için önemli. Bunun farkındayız. Öğrenciler, işadamları, burada ailesi olan insanlar için bu çok önemli bir konu. Bunu söylemiş olmakla birlikte 2013’te vizesiz seyahatle ilgili resmi görüşmeleri başlattığımızda bu süreç 3 yıl sürecekti. Türk hükümeti sürecin hızlanması için bu konunun Mülteci Anlaşması’na dahil edilmesini talep etti; sürecin 3 yılda değil iki buçuk yılda tamamlanmasını istedi. Doğru söylemek gerekirse bu konu Mülteci Anlaşması’na dahil edilince aşırı politize oldu. Bunun sonucunda da şimdi önümüzdeki aylarda vizesiz seyahatin nasıl getirileceğini göremiyorum. Çünkü konu çok politize oldu. Toplam 72 teknik kriter var, ama  bunlar, doğrusunu söylemek gerekirse teknik kriter olmaktan çıktı, siyasi retorik haline geldi.

Terörle Mücadele Yasası’nın değiştirilmesi bu kriterlerden biri…

Bunu Avrupa Parlamentosu’nda çok önemli buluyoruz. Geçmişten de biliyoruz ki, bunu siz de biliyorsunuz, yürürlükteki Terörle Mücadele Yasası’na binaen gazeteciler de hapse atıldılar. Mevcut durum göz önüne alınınca maalesef Avrupa Parlamentosu’nun vizesiz seyahati nasıl vereceğini göremiyorum. Bu 10 yıl önce gerçekleşmeliydi. Ama şu anda siyaseten bu mümkün değil.

Yani, Avrupa Birliği’nin AB Adalet Divanı’nın kararlarını uygulamayacağını söylüyorsunuz.

Dürüst söyleyeyim. Benim bu konuyla ilgim yok. Çok net bir şekilde söyleyeyim. Bu bana kalmış bir şey değil. Eğer yargıç bir karar vermişse müteakiben bunun uygulanması gerekir. Bir Avrupa ülkesi bunu yapmazsa, bunun yaptırımları vardır. Avrupa Parlamentosu’nun konuyla ilgisi yok.

Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Ben de ilginiz için teşekkür ederim.

 

Söyleşi: Selamün YAVUZ

 

 

 

© InterAjans – Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

 

 

 

Paylaş

© 2001-2021 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans