“Demokrasi teknesinden \u00e7ok ekmek yenmeli”

Demokrasi teknesinden çok ekmek yenmeliKültürel değerler yaşamın her alanını şekillendirir

Farklı bilimsel disiplinlerde çalışan uzmanlar yaşama ilişkin araştırmalar yaparlar. Antropologlar kültürün insan yaşamındaki yerini irdelerken eğitim bilimciler insanlığın ortak değerleri olan bilimsel bilgi ve düşünce tarzının genç nesillere en iyi nasıl aktarılacağı konusunda araştırma yaparlar. Bilimsel çalışmaların evrensel değerler ve yöntemler üzerinde inşa edildiği sıkça dile getirilen bir olgu olsa da toplumların kültürel değerlerinin yaşamın her alanını derinden etkilediği de bilinen bir gerçektir. Bilimsel akıl dendiğinde her olgu ve kavramı sorgulayan, eleştiren ve sürekli ‘şüphe’ duyan yaklaşımdan söz ederiz. Tez – anti tez – sentez basit üçleminde sürekli olarak var olana yenisini eklemeye çalışan bilimsel aklın yegane silahı sorgulayıcı olmasıdır. Toplumların kültürel değerleri bilimsel aklın nasıl şekilleneceğini de belirlerler. Bir toplumun değer yargılarının eğitim bilimsel süreçlerden farklı olacağını düşünmek pek gerçekçi değildir. Asırlar boyu şekillenen değer yargıları bir tek yüz yıl içinde değiştirilemeyecek kadar köklüdür. İnsanların kültürel değerleri onların sadece bir birleriyle olan ilişki ve etkileşim şekillerini belirlemez, onların nasıl düşüneceklerini, nasıl hissedeceklerini ve nasıl öğreneceklerini de belirler.

Öğrenme ve öğretme etkinlikleri özünde kültüreldir. Toplumdaki hakim değer yargılarının bu süreçteki önemli rolü yadsınamaz. Benimsenen eğitim felsefesi ne olursa olsun toplumdaki hakim değer yargısı benimsenen yaklaşımın sınıf içinde (veya aile ortamında) ne kadar başarılı olacağının temel belirleyicisidir. Toplumun kültürel dokusuna uymayan yaklaşımların eğitim alanında başarılı olması çok güçtür. Kültürel değerlerin eğitim bilimsel yaklaşımları ve süreçleri ne oranda etkilediğini tartışarak bazı toplumların hiç sorgulamadan benimsedikleri, daha doğrusu kopyaladıkları yaklaşımların olası sonuçları üzerinde de bir tartışma yapmış olacağız.

Kültürler arası çalışmalar alanında genel kabul görmüş olan birçok çalışmadan söz edebiliriz, ancak bu yazının amaçları doğrultusunda kültürel farklılıkların betimlenmesi konusunda sıkça söz edilen Geert Hofstede’nin modelini çok kısa olarak özetlemekle yetinelim. Hofstede dünya genelinde ulusal kültürler üzerine yaptığı çalışma sonucunda toplumların beş ana kültürel parametre çerçevesinde sınıflandırılabileceğini öne sürmüştür. İlk olarak bireyin toplum içindeki konumuna ilişkin olarak birey odaklı veya toplum odaklı kültürel grupların olduğu tezini öne süren Hofstede, bireyci-toplumcu sınıflamasını yapmıştır. ABD, Hollanda gibi ülkelerdeki kültürlerin birey odaklı ilişkileri temel alırken Çin, Japonya ve Kore gibi ülkelerin toplum odaklı olduğunu iddia etmiştir. Bireyin merkezde olduğu toplumlarda çocukların yetiştirilme tarzından meslek seçimine kadar birçok konuda taban tabana zıt kültürel yaklaşım farklılıklarının olduğunu göstermiştir. Örneğin, grup odaklı toplumlarda çocuklara büyüklerin yanında konuşulmaması ve alçak gönüllü olunması gerektiği öğütlenirken, birey odaklı toplumlarda kendine öz güvenin ne kadar önemli olduğu ve haklarını her koşulda herkese karşı savunması gerektiği öğretilmektedir. Bireyci toplumlarda anne-babalar çocuğun sorduğu her soruya ciddi yanıtlar verirken, grup odaklı toplumlarda “çocuklar her şeye karışmaz – büyüklerin yanında fazla konuşulmaz” gibi öğretiler sunulmaktadır. Batıda gençler hangi bölümde okuyacaklarına karar verirken doğulu toplumlarda buna daha çok aileler karar verirler. Hatta yakın zamana kadar evlenilecek eş seçiminde bile ailenin tam yetkisi söz konusuydu. Konuyu daha derinlemesine tartışmamız mümkün ancak yazının amaçları doğrultusunda çok yüzeysel sınıflandırmalarla kültürel farklılıklar tartışmamıza devam edelim.

Hofstede ikinci olarak toplum içindeki güç dağılımının çok önemli bir parametre olduğunu öne sürmektedir. İnsanlar arasındaki eşitlik algısının çok önemli bir gösterge olduğunu belirten Hofstede, İsveç, Danimarka gibi toplumlarda bireylerin yaş, cinsiyet, sınıf, maddi güç gibi etkenlerden bağımsız olarak kültürel değerler sisteminde eşit görüldüğünü, ama güç piramidinin çok dik olduğu Türkiye ve Japonya gibi toplumlarda politik güç, toplumsal statü, eğitim, maddi güç gibi kriterlerin insanlar arasındaki farklılıkları ciddi oranda belirlemektedir. Amire, anne-babaya, öğretmene ve büyüklere karşı duyulan saygı toplumsal ilişkilerde çok ciddi yere sahiptir. Güç ve otorite el ele gider. Makam sahibi birey kişisel özellikleri ne olursa olsun makamına saygı gösterilmesini ve kayıtsız koşulsuz kendisine itaat edilmesini bekler. Siyasi sistemde lider mutlak güce sahiptir ve liderin onayı olmadan hiçbir ciddi karar alınamaz. Toplumsal statü bireyin bilgisi veya kişiliğinden ziyade bireyin makamı ve ait olduğu grup tarafından belirlenebilmektedir. Bilgi ve güç sahibinin statüsünün ve gücünün sorgulanması pek olası değildir. Siyasi lider parti teşkilatınca, genel müdür veya patron çalışanlar tarafından, öğretmen öğrencileri tarafından mutlak itaat bekler. Dini duygu ve düşüncelerin ağır bastığı çevrelerde ise biat kültürü yani sorgusuz sualsiz itaat kültürü mutlaktır. O yapıda bireyin özgünlüğü, özgürlüğü ve değerinden çok biat hiyerarşisi içindeki yeri önemlidir. Bu tür kültürel yapılarda sorgulayıcı akıl kendine pek yer bulamaz. Birey odaklı eğitim sistemleri bu kültürel yapıyla doku uyuşmazlığı yaşarlar çünkü biat kültürü sorgulama ve eleştiri değil mutlak itaat bekler.

Hofstede’nin sınıflandırmasında üçüncü parametre ikinciyle yakından ilişkilidir. Hofstede’nin cinsiyetçilik indeksi olarak adlandırdığı bu boyutu cinsiyetçiliğin toplumsal boyutu olarak açımlayabiliriz. Cinsiyet ayrımcılığının yüksek olduğu toplumlarda kadın erkek eşitliğinin çok düşük olduğunu görürüz. Örneğin, Orta Doğu’nun muhafazakar kültürlerinde ve grup odaklı toplumlarda cinsiyetçi yaklaşımın ağır bastığına tanık oluruz. Bu tür toplumlarda erkek ve kız çocuklarının çok farklı yetiştirildiğine ve cinsiyete özgü rollerin daha küçücük yaşlarda çocuklara aktarıldığını görürüz. Cinsiyetçiliğin yüksek olduğu toplumlar genellikle erkek-egemen toplumlardır. Onların kaba genellemesiyle “kadının yeri mutfaktır”. Bu tür toplumların meclislerine ve üst düzey yöneticilerine bakınca erkek egemenliği kolaylıkla görülür. Cinsiyetçi toplumlarda da sorgulayıcı akıl kendine pek yer bulamaz.

Dördüncü olarak Hofstede belirsizlik duygusuyla baş etmenin de kültürel dokunun belirleyici bir unsuru olduğunu iddia eder. Hofstede, sonuçları belirsizlik içeren durumların bazı toplumlarda yüksek kaygıya yol açtığı ve bu durumun insanlar arasındaki güven duygusunu da ciddi oranda etkilediğini öne sürer. Bu tür toplumlarda yasaların her türlü belirsizliğin önüne geçmek için hazırlandığını ama bireylerin de hep yasaların arkasından dolanmak için yollar bulduğunu öne sürer. Farklı kültürel çalışmalarda bu boyut bazen “toplumsal düzen” ve “esneklik” olarak da dile getirilir. Belirsizlikle başetme oranı ne kadar yüksekse toplumsal düzen ve “istikrar” kavramları siyasi liderler tarafından o denli fazla dile getirilir. Eğitim açısından sınıf içinde “sessizlik ve düzen” çok önemlidir. Yunanistan ve Arap ülkelerinde belirsizlikle baş etme indeksinin çok yüksek olduğu ortaya çıkmıştır.

Son olarak Hofstede uzun vadeli ilişki yaklaşımı sınıflamasını tanıtmıştır. Bazı toplumların ilişkilere anlık çıkar ilişkileri bağlamında ve kısa vadeli baktığını, bazı toplumların kültürel dokularının ise ilişkilerin kalıcılığının değeri üzerine yapılandığı iddia edilir.

Çok kısaca sunulan kültürel değerlerin yapısı bağlamında Türk kültürünü yüzeysel olarak betimlersek toplum odaklı bir kültüre sahip olunduğu, güç dağılımı piramidinin çok dik olduğu ve dolayısıyla bireyler arasındaki ilişkinin toplumsal statü kavramından çok etkilendiği, cinsiyetçiliğin geleneksel olarak çok fazla olduğu ve toplumsal düzen algısının çok yüksek olduğu öne sürülebilir. Bu tür toplumlarda kültürel dinamikler eğitim ve öğretim süreçlerini birey odaklı toplumlara göre çok daha farklı şekilde etkileyecektir. Bu bağlamda öğrenci merkezli ve öğretmen merkezli eğitim yaklaşımını kültürel doku bağlamında sorgulayabiliriz.

Türkiye’de 2005 yılında değiştirilen eğitim programları öğrenci merkezli öğretim hedeflerine uygun araç-gereç geliştirildiği iddiasıyla sunulmuştur. Ancak ne öğretmen yetiştirme programları bu eğitim felsefesine uygun olarak düzenlenmiş, ne de öğretmenin zihniyet değişimini sağlayacak uygulamalar ve malzemeler geliştirilmiştir. Toplumun kültürel dokusu her şeyden önce güç merkezli ve öğretmenin sınıf içi otoritesi üzerine kuruludur. Toplumun her katmanında güç dağılımı otorite ve eşit olmayan paydaşlar üzerine kuruludur. Bu kültürel dokuda öğretmenin merkezden alınıp başka bir role büründürülmesi bir anda gerçekleşmesi mümkün olacak bir durum değildir. Bu durumu daha iyi betimleyebilmek için öğrenci-merkezli eğitim modelinin özelliklerini kısaca tartışmakta fayda var. Öğrenci-merkezli eğitim modelinde öğretmenin geleneksel işlevi değişmektedir. Öğretmen bilgiyi aktaran, öğrenimden sorumlu olan kişi konumundan çıkıp, öğrenmeyi öğreten ve bu konuda öğrencilere yol gösteren, onları güdüleyen, gerektiğinde yardımcı olan bir rehber konumuna gelmektedir. Eskiden öğretmen bilgiyi bulan ve öğrenciye aktaran kişiyken, şimdi bilginin edinimini özendiren ve öğrencinin bilgiyi bulması için meraklandıran kişi konumuna gelmektedir. Eskiden öğrencinin sorularına yanıt veren ve sorularla öğrencinin öğrenimini denetlerken, şimdi öğrencileri sorularla yönlendiren ve hep arka planda kalan kişidir. Dersin konusunu aktarmakla yükümlüyken, şimdi öğrenmeyi öğreten ve öğrencileri soru sormaya özendiren kişidir. Eskiden öğretmen belirlenen hedefleri takip ederken, şimdi öğrencileriyle ortaklaşa ek hedefler oluşturabilen ve öğrencilerin bu hedefe ulaşmalarını sağlayan rehber konumundadır. Eskiden öğretmen hep ön planda ve sınıf içi etkinlikleri düzenlerken şimdi hep öğrencilerin liderlik yaptığı bir yapı söz konusudur. İşlediği dersin ne oranda öğrenildiğini sınavlar yoluyla test ederek gerekirse notu bir silah gibi kullanırken şimdi edinilen becerileri ölçen ve ulaşılması gereken hedef ve becerileri öğrencinin ne derecede başardığını öğrenciyle birlikte değerlendiren kişi konumundadır. Öğretmenin yeni rolü geçmişe oranla çok değişmiş görünmektedir ancak, öğretmenin arka planda kalıyor görünmesi öğretmenin yükümlülük ve sorumluluklarının azaldığı anlamına kesinlikle gelmemektedir. Aksine, öğretmen öğrenmeyi öğreten, yol gösteren ve geliştirilmesi gereken becerileri çok iyi kavrayan ve kavratan kişi haline gelmektedir. Bilgiyi anlatandan çok, bilgiyi edindiren ve öğrenme hazzını ve merakını öğrenciye aşılayan kişi olmaktadır. Bireyin ön planda olduğu ve öğretmen-öğrenci ilişkisinin farklı kültürel dinamikler üzerine kurulu olduğu Batılı toplumlarda bu sistem kültürel dokuyla muazzam bir uyum içerisindedir, ancak öğretmenin otoritesinin mutlak olduğu ve davranış olarak da öğrencinin her zaman lidere ihtiyaç duyduğu grup odaklı kültürel sistemlerde öğrenci merkezli yaklaşımın farklı yansımaları olacaktır. Konunun bilişsel boyutuna hiç girmeye bile gerek yoktur, çünkü temelde tümden gelimli ve tüme varımlı yapılarda öğrenme ve öğretme yöntemleri zaten taban tabana zıttır. Eğitim programları oldu-bittici yaklaşımlarla değiştirilirse hem öğretmen, hem öğrenci hem de toplum ciddi sarsıntı geçirecektir. Bu tür değişiklikler önce öğretmen yetiştirme programlarının yapısı, felsefesi ve uygulamaları değiştirilerek gerçekleştirilir. Sonuç olarak öğrenci-merkezli yaklaşım elbette çok değerlidir ve öğrencinin sorgulayan, araştıran, eleştiren birey olmasını destekler, ama “otoriter” yönetici prototipinin hakim olduğu toplumlarda gerçek anlamda hayata geçebilmesi için demokrasi teknesinden çok ekmek yenmesi gerekir.

 

Prof. Dr. Kutlay Yağmur, Tilburg Üniversitesi öğretim üyesi

Elektronik posta adresi: k.yagmur@uvt.nl

 

© InterAjans – Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

Paylaş

© 2001-2021 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans