Halit Çelikbudak yazdı: Sadekar / Mıhlayıcı / Cilacı

‘SADEKAR’, ‘Mıhlayıcı’ veya ‘Cilacı’ kelimelerini duydunuz mu bilmiyorum… Bunlar birer meslek… Hem de öyle böyle değil… Onların yaptıklarını özellikle kadınlar takıp takıştırıyor… Takıp defalarca aynaya bakıyor belki de… Veya kuyumcuların vitrinlerine bakıp iç geçiriyor… İşte bu bazen paha biçilemeyen mücevherleri yaratan ustalar, zanaatkarlar onlar… Ustadan çırağa, babadan oğula aktarılarak geliyor bu meslekler… Son dönemlerde bir okul da açıldı ama hakkını vererek yapmak için bir hayli pratik gerektiğini kimse inkar edemez…

Sadekar adı üstünde… Taşlı veya taşsız mücevherlerin değerli madenlerden (altın, gümüş, platin gibi) yapılmış olan kısımlarını üreten usta… Bu ustaların yaptıklarının daha taşları takılmamış ve cilalanmamış olduğu için meslekleri öyle adlandırılıyor… Sade yani… Bu ürünlerin üzerine taşlarını takan veya taş yerlerini açan ustalara mıhlayıcı deniyor… Cilacı ustaları ise ürünü parlatıp göz kamaştırıcı son halini veren ustalar…

Hep duyarım, efsane gibi anlatırlar, zenginlikleri dillere destan yabancı ünlüler dahi onlara ısmarlarmış ziynetlerini, ama çalışırken hiç görmemiştim onları… Bir süre önce İstanbul’daydık… Kapalıçarşı’daki dostlara uğradım… Söylemeye gerek yok… Kapalıçarşı’nın havası modern AVM’lere benzemez… İnsan tarihin içine sürüklenir… Pırlantacı, kuyumcu dostum Arman Safrazyan’a uğradım… ‘Arman’ dedim… ‘Ustalara gidelim mi’ dedim… Bu ustaların yanına öyle destursuz gidilmez… Hele hiç tanımayanlar için… Arman sağı solu aradı… ‘Buyursun’ demiş ustalar…

Bilmem bilir misiniz… Kapalıçarşı ile bağlantılı hanlar var… Çuhacı Han, Varakçı Han gibi pek çok han var… Bunların her biri birer okul… Birer ekol… Diploma geçmez buralarda… Ustaya sorarlar ‘Hangi handa yetiştin… Ustan kimdi…’ diye… Arman ile beraber bir hana gittik… İsmini yazmıyorum güvenlik nedeniyle…

Ama şöyle tahayyül edin… Sağlı sollu odalar… Daracık katlar… Atölyeler sanki birer kuş yuvası. İki kişinin yan yana geçebileceği darlıktaki merdivenler… Atölyelerin kapısı demirden kale gibi… Gece handa bir bekçi kalıyormuş… Şaka değil… Buralarda altının, gümüşün, uğruna savaşlar çıkan elmasın, pırlantanın haddi hesabı yok…

İlk durağımız Tomas usta oldu… Tomas Aba… Aslen Kayseri kökenli Ermenilerden, ama İstanbul’da doğup büyümüş… Sadekar… Çuha Han’da Avidis Usta’nın yanında yetişmiş… Babası kolundan tutup Avidis Usta’nın yanına götürmüş, ‘buna mesleği öğret’ demiş… ‘9 yıl sonra kendi atölyemi açtım’ diyor… Biz gidince altın yüzük yapıyordu… Raflarda yüzlerce yüzük kalıpları…

Küçücük masada karşısında Agop Aynal da kolye yapıyordu bir model üzerine… O da İstanbul’lu… 17 yıldır çalışıyor… Onun baba mesleği… Babası Murat Usta sadekarmış… Oradaydı tanıştık… Amcası Varujan Aynal da atölyedeydi… Ama amca vaktinde mıhlayıcıymış… ‘1971’den beri meslekteydim… Emekli ettim kendimi 2010’da’ dedi… Ama buradan kopamıyor… Ya evde, ya da yine burada dostları arasındaymış…

Selam, sabah sohbet, çay faslından sonra Tomas bana ‘Geç bakalım tezgaha’ dedi… Çok dikkatli şekilde tezgaha oturdum… Üzerinde dökülen altın tozları olan deri önlüğü pür dikkat kucağıma aldım. Ardından ‘Al bakalım eğeyi eline’ dedi… Çırağın eğeyi tutmasından bu işe yatkın olup olmadığı anlaşılırmış… Birkaç yıl sonra bile çırağa ‘Sen bu işi öğrenemeyeceksin. En iyisi git başka meslek öğren’ dedikleri oluyormuş… Devamını peyderpey yazacağım…

HALİT ÇELİKBUDAK

 

      

 

©  InterAjans/Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

Paylaş

© 2001-2017 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans
error: Üzgünüz, içerik telif hakları nedeni ile korunmaktadır.