Küreselleşmenin cenaze töreni: 55. Münih Güvenlik Konferansı (ANALİZ)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 73. çalışma dönemi için 2018 yılının Eylül ayında yaptığı konuşmada “küreselleşmenin ölümünü” ilan etmesini takiben, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) yıkılmasının ardından kurulan yeni dünya düzeni, Titanik yolcu gemisi misali ağır ağır sulara gömülmeye devam ediyor. Küreselleşme gemisinin okyanusun dibini boylamasının kaçınılmaz olduğu, 15-17 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen Münih Güvenlik Konferansı’nda netleşti. 55. Münih Güvenlik Konferansı ile, 1991 sonrası tasarımı yapılan liberal düzenin ötesinde, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle ABD ile Batı Avrupa arasında kurulan Transatlantik ilişkiler de tarihe karışmanın eşiğinde. Avrupa başkentleri, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından kurulan düzen yıkılırken, ufukta yeni bir düzenin görünmemesinin sancılarını yaşıyor.

Avrupa ile ABD ilişkileri çetrefil bir hal alırken, küresel ölçekte kriz sahalarına neredeyse her geçen ay bir yenisi ekleniyor. Eski düşmanlıklar hortlayıp konvansiyonel çatışma ihtimalleri sıradanlaşırken, nükleer silahların devreye girebileceği bir savaş ihtimali de artık sanıldığından daha yakın. Venezuela, İran, Kore Yarımadası, Güney Çin denizi gibi potansiyel çatışma alanlarına Pakistan-Hindistan gerginliği eklenirken, uluslararası toplum Suriye ve Yemen’de insani felakete dönüşen savaşlara son verecek somut adımlar atmaktan hâlâ uzak.

Günümüzün süper güçleri ve Transatlantik ittifakı işte bu sorunların gölgesinde Münih’te bir araya geldi. İlk defa 1963 yılında Batı dünyasının SSCB’ye karşı politikalarını şekillendirmek amacıyla toplanan Münih Güvenlik Konferansı, bugünkü gelişmelere bakacak olursak 56. defa toplanma imkanı bulamayabilir. Münih buluşmalarının geleceğini karanlık kılan ise bu yılki konferansta ABD-Rusya çatışmasından ziyade, Transatlantik ailesinin kendi içinde yaşadığı çatışmaların ön plana çıkmasıydı.

Konferansa ABD yönetimini temsilen katılan Başkan Yardımcısı Mike Pence’in gündeminde, Avrupalı ortaklarının İran ile nükleer programına ilişkin Obama döneminde imzalanmış olan anlaşmadan çekilmeleri yönündeki beklentileri, Almanya ile Rusya arasındaki enerji işbirliğinin simgesi haline gelen Kuzey Akım 2 projesinin iptali ve Türkiye’nin Rusya’dan S-400 yüksek irtifa hava savunma sistemi almaktan vazgeçmesi vardı. ABD Başkan Yardımcısı bu talepleri içeren konuşmasının açılışında “Sizlere ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump’ın selamlarını getirdim” cümlesi ile salondaki 500 konuğu selamladı. Bu selam katılımcılar tarafından ölüm sessizliğiyle yanıtlanarak alkışlanmadığında, Washington yönetimiyle dünyanın geri kalanı arasındaki fay hattının derinliği de netleşmiş oldu.

Pence’in konuşmasındaki bu ifadeler, Münih’teki dinleyicileri bir an için 2007 yılına götürdü. O yıl düzenlenen konferansta yine Rusya Devlet Başkanlığı koltuğunda oturan Vladimir Putin, konuşmasında “Washington’da oturan ‘tek efendi, tek egemen’ anlayışıyla Batı ittifak sistemi kendi kendisini yok edecektir” öngörüsünde bulunmuştu. Trump’ın ABD başkanlığına seçilmesinin ardından yaşanan gelişmeler ve yardımcısı Pence vasıtasıyla dile getirilen söylemler, bu kehanetin gerçekleşmekte olduğuna dair görüşleri kuvvetlendirdi.

ABD yönetiminin Avrupa’ya üstten bakan söylemlerine cevap Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Dışişleri Bakanı Heiko Maas’tan geldi. Merkel adını anmadan Trumpizmin dayattığı hegemonik anlayışa karşı çıkarken, günümüzde yaşanan sorunun temelinde çok-taraflılık (multilateralism) ile otoriter-izolasyonist yönetim anlayışları arasındaki çatışmanın yattığına işaret etti. Berlin yönetimine göre, gerek İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerek ise Soğuk Savaş’ın bitimiyle tesis edilmiş olan dünya düzeninin ve kuralların bugün artık esamisi okunmuyor. Dünya Trump ile beraber öngörülemeyen ve adı konulmamış yeni bir çağa girmiş bulunuyor. Kaos ile kendisini tanımlayan bu çağın başlıca karakteristiği ise olayların, ülkelerin, kişilerin ve siyasi iktidarların öngörülemezliği.

Münih Güvenlik Konferansı Batı dünyasının öngörü noksanlığı içinde kıvrandığı bir sis perdesiyle bu yılki kapanışını yaptı. Avrupa Birliği’nin (AB) lokomotifi olarak kabul edilen Almanya’nın ABD ile hiç bir ortak noktada buluşamadığı konferans sonrasında hâkim olan görüş, dünyanın ABD-Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında yaşanacak yeni bir “büyük güçler mücadelesi” dönemine girdiği ve batılı liberal demokrasilerin bu döneme hazırlıksız yakalandığı yönünde. Avrupa’daki müttefiklerinin Rusya ile enerji, Çin Halk Cumhuriyeti ile ticaret köprüleri kurmasını engellemeye çalışan Washington yönetiminin, bundan sonraki süreçte köklü bir tavır değişikliğine gitmesi bekleniyor. Diplomatik gözlemcilere göre, 2019 yılının bundan sonraki günlerinde, Pax Americana’nın (Amerikan barışı) yerini, Trump’ın ve (Reagan’ın başkanlık döneminden miras aldığı) şahinlerden oluşan ulusal güvenlik ekibinin dayatacağı Crux Americana (Amerikan çözümü) alacak. Bu çözümler için öngörülen metotlarla beraber, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasından Obama dönemine kadar uyguladığı görece “Yumuşak Hegemon” yöntemleri terk edilerek daha zorlayıcı ve sert politikalar benimsenecek. Avrupalı siyaset bilimciler, ABD’nin Münih Güvenlik Konferansı’nda ipuçlarını verdiği bu sert politikaları “insan hakları sonrası dünya” kavramıyla tanımlıyor. Bu kavram için sunulan örnek ise Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı’nın, vatandaşı olduğu Suudi Arabistan devleti tarafından, İstanbul’daki Başkonsolosluk konutunda öldürüldüğüne dair somut kanıtlar bulunmasına rağmen, Trump yönetiminin Suudi Arabistan’a verdiği destekten geri adım atmamış olması. Kaşıkçı cinayetine dair ABD yönetiminin tutumu, Avrupalı ortakları tarafından Batılı değerlerin lidersiz kalışı olarak da yorumlanıyor. ABD’ye bu eleştirileri getiren AB’nin Münih Güvenlik Konferansı’ndaki bu tartışmalardan yalnızca 10 gün sonra, düzmece mahkemelerle muhaliflerini idama gönderen Mısır’daki darbenin lideri Sisi ile Kahire’de liderler düzeyinde bir araya gelerek kendi değerlerini göz ardı ettiğini de hatırlamakta fayda var.

Münih’teki görüş ayrılıklarına rağmen Avrupalı stratejistler, güçlü Transatlantik ilişkilerin Avrupa’nın güvenliği için en önemli garanti olduğunu savunmaya devam ediyorlar. ABD’nin dayatmacı politikaları bu iş birliği seçeneğini gerçekçi kılmaktan uzaklaşsa da, AB’nin bir B planının olmaması kısa vadede Avrupa’nın ticaret ve enerji güvenliği için trajedilerin yolda olduğuna işaret ediyor. Almanya-Fransa işbirliğine karşı başkaldıran İtalya ve Brexit problemini çözmeyi başaramayan İngiltere ile enerji kaybeden AB, ABD-Çin ve Rusya “fillerinin” tepişmesinde ezilecek çimenlik halini alıyor. Fransa’nın neredeyse hiç bir kayda değer söyleminin olmadığı Münih Güvenlik Konferansı’nda, ABD’nin ardından eleştirilerin hedefi haline gelen ikinci ülke Rusya oldu. İngiltere ve Almanya savunma bakanları Moskova yönetimini uluslararası istikrarı tehdit etmekle ve Avrupa’yı bölmekle suçladı. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova ise bu suçlamalara, Münih Güvenlik Konferansı’nın Rusya’yı uluslararası toplum nezdinde “şeytanlaştırmak” amacıyla düzenlenen bir organizasyon olduğu söylemiyle karşılık verdi. Çin Dış İlişkiler Komisyonu Direktörü Yang Jiechi ise toplumların ve küresel refahın yalnızca çok-taraflılık ve ülkeler arası işbirliğiyle mümkün olacağına vurgu yaparak Almanya’nın söylemlerine destek verdi.

ABD ile müttefikleri arasındaki makasın daha da açılmasıyla sonuçlanan Münih Güvenlik Konferansı, kuralları henüz yazılmamış bir dünyanın kapılarının açıldığını netleştirdi. Süper güçlerin daralan ekonomilerine paralel olarak hacmi azalan refah pastası, ticaretten uzaya kadar her mecrayı bir savaş meydanı haline getiriyor. Savunma, enerji ve ticaret alanındaki ittifaklar kaygan zeminler üzerinde şekillenirken, su ve gıda güvenliği sorunları ile küresel terörün tetiklediği göç hareketleri, Asya’nın en doğusundan Avrupa’nın batısına, Afrika’nın güneyinden Akdeniz sularına ve Güney Amerika’dan Kuzey Amerika’ya kadar tüm dünyayı yakıcı ateşiyle kavuruyor.

Jeo-stratejik konumu nedeniyle birbiriyle iç içe geçmiş pek çok sorunun merkezinde olan Türkiye ise Münih Güvenlik Konferansı’nın ortaya koyduğu “belirsizlik ve kaos perspektifi” karşısında, gündemindeki krizlere (dışarıdan dikte edilenlerle değil) kendi çözümleriyle çare arıyor. Üç süper gücün hegemonya mücadelesinin hedefi haline gelen AB için de en akılcı çözüm, Türkiye’yi eksen kaymasıyla itham ederek dışlamak yerine, çifte standartlardan vazgeçerek Akdeniz havzasında, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da etkin bir işbirliği tesis edecek adımlar atmak olacak. Terörle mücadele, savunma ve 15 Temmuz darbe girişimine dair politikalarında özeleştiri yapmaktan kaçınan AB, Türkiye’yi kendisinden uzaklaştırarak, mevcut askeri, ekonomik ve nüfus kapasitesiyle, bu belirsizlik döneminde kendisini her gün yeni bir çıkmaz sokakta bulacaktır. ABD’nin yaptırım politikalarıyla kendisine yeni hedefler koyduğu bu konjonktürde, tek çıkar yol Münih merkezli yeni bir denge arayışı olacaktır.

ANALİZ: Mehmet A. Kancı

[Ankara’da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]

 

                  

 

©  InterAjans/Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

Paylaş

© 2001-2017 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans