Muzaffer Yanık yazdı: ‘Yeni’ paradoksu

YENİ yılı, eskinin bitimi ve bir yeninin başlangıcı olarak mı görmek gerek bilemiyorum. Yoksa eski alışkanlıkların gölgesinde yeni bir başlangıç mı?  Keşke geçen her yılı, geçmişin sessizliğine gömüp yeniden doğuşu gerçekleştirebilse insanoğlu. Bu o kadar kolay olmuyor. Sonuçta geçmişte yapılanlar bugüne olan yatırımlarıdır. Dolayısıyla yeni yılı, bir zaman diliminin bitişi ve yepyeni bir dirilişin başlangıcı olarak görmek yerine; acısıyla, tatlısıyla yaşanmış ve edinilmiş deneyimlerin bir devamı olarak görmek daha mantıklıdır. Bu deneyimlerden dersler çıkarıp, yenileyerek ve yenilenerek yaşama devam edilebilindiği ölçüde yeni bir yıldan bahsedebilir insanlar. Bu anlamda, geride bıraktığımız 2015 yılından ne tür dersler çıkartılabilir sorusu etrafında yoğunlaşmanın, 2016 yılında yeniye dair iyi bir başlangıç olacağı kanısındayım.

Geçen yıl, hatta geçmiş yıllar bizlere gösterdi ki:

*        Hiçbir ülke bir diğerine demokrasi getiremiyor. Hangi amaçla olursa olsun bir ülkenin bir diğerindeki varlığı ve ona müdahalesi, kaos, perişanlık ve acıdan başka bir şey vermiyor. Her toplumun kendi yağıyla kavrulması ve kendi kaderini kendisinin tayin etmesi en doğru olanıdır. Kaldı ki demokrasi kavramı da oldukça göreceli bir kavramdır. Her toplum algılayabildiği ölçüde demokrasiyi yaşama geçirebiliyor. Her toplumun bir ‘demokrasi bedeni’ vardır. Bazı toplumlara küçük gelen beden, bir diğerine bol gelebiliyor. Bir toplumdaki en sağlam ve en az riskli değişim, o toplumun kendi iç dinamikleriyle mümkündür. Romanya ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi, Atatürk ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı’nı kazanmaları ve bugünkü Türkiye’yi inşa etmeleri de yine toplumun kendi iç dinamiklerini ustaca harekete geçirmeleriyle mümkün olmuştur.

*        Geçmişin kahramanlıklarıyla bugünü kurtarmak mümkün olmuyor. Yeni söylemler ve vizyonlar geliştirilmesi gerekiyor. Türk insanı,  geçmişte yaşamış başarılı devlet adamlarını, bilge insanları kutsayarak bugünü kurtarmaya çalışıyor. Üstelik bunu toplumumuzun bütün kesimleri yapıyor. Örneğin toplumun bir kesimi Said-i Nursi’ye sarılmış, başka bir kesim ise Atatürk üzerinden rant elde etme çabası içerisine girmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Kendisine laik, cumhuriyetçi, entelektüel, medeni, demokrat gibi sıfatları yakıştıran bugünlerin sosyal demokrat kesimi, kendisini yenilemeden yeni bir yılı ömür boyu göremeyecektir. Atatürk’ü unutmadan, onun devrimlerini topyekûn bir tarafa atmadan, Mevlana’nın dediği gibi, yeni şeyler söylemek, yeni vizyonlar geliştirmek gerekiyor. Askere güvenerek cırcır böceği sefası sürme zamanı çok gerilerde kaldı artık. Refahtan ve demokrasiden pay almak isteyen, karıncayla yarışmak zorundadır.

*        Modern demokrasilerde din ile güç bir arada yürümüyor. Din, manevi bir huzur alanı olmaktan çıkartılıp, güç aracı olarak kullanıldığında nelerin olduğunu hepimiz gördük ve görüyoruz da hâlâ. Her şeyin en büyüğü en uç noktası, arkasına ünlem işareti konulabilecek ne kadar ‘vay anammm’ türünden sesleniş, serzeniş ve şaşırma ifadesi varsa hepsi dinin siyasette referans olarak kullanılmasıyla sıradanlaşmıştır. Paralel yapılanma bunun en bariz örneklerinden birisidir. Bu, yalnızca bugünün sorunu da değildir. Dinin bir güç aracı olarak merkeze oturtulduğu her devirde toplumlar benzer durumları yaşamışlardır. Avrupa’da asırlar boyu süren savaşların, acıların altında dinin siyasette bir güç unsuru olarak kullanılması yatar. Katoliklerle, Protestan-Hıristiyanlar arasındaki savaşlar konusunda ciltler dolusu kitaplar vardır. Türk toplumunda da en büyük parçalanmalar, bölünmeler, ötekileştirmeler yine aynı sebepten dolayı olmuştur.  Bu süreç, Avrupa’daki Türkler arasında 1980’li yılların başında başlamıştır.

Hollandalı çocuk kitapları yazarı Guus Kuijer’ın dediği gibi insan, tanrı ile adalet kavramını eşanlamda kullanır. Adalete güven, her zaman dinin siyasette bir güç unsuru olarak kullanıldığı dönemlerde sekteye uğramıştır. Her devirde ve her toplumda bu böyle olmuştur.

*        Her şey insanla başlıyor. Özerk birey, özgür birey, konuşan birey! İnsana saygı, ona düşünebilme yeteneği ve özgürlüğü tanımaktır. Bir ideolojinin, daha doğrusu siyasi anlayışın insana bakışı, onu algılayışı ve tanımlayışı tam da bu noktada kendisini gösterir. Çağdaş eğitim olmadan çağdaş insan yetiştirmek olanaksızdır. Pedagojisi olmayan toplumların insan eğitimi ile ilgili söyleyecek pek fazla sözleri yoktur; çünkü pedagoji, aynı zamanda bir toplumun insana dair ideolojisini içermektedir. Kul olmak tiryakinin piposundaki duman gibidir. Ya içine çekilirsin ya da rüzgâra üflenirsin, ama her iki halde de yok olursun.

*        Koltuğa yapışık liderler bir ülkenin siyasi yaşamında olması gereken dinamikliği ve değişkenliği alabildiğince köreltiyorlar. Toplumun ‘kara kaderi’ haline dönüşüyorlar.

*        Ve  yine geçen yıl bizlere öğretti ki………..

Aklın ve bilimin hakim olduğu, gücün adalete dönüştüğü ve herkesin kendisini güvende hissedebileceği bir yıl olsun 2016.

 

m.yanik7@upcmail.nl

 InterAjans – Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

 

Paylaş

© 2001-2021 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans