Prof. Dr. Kutlay Yağmur yazdı: Zekâ mı Akılcılık mı?

BATILI eğitim sistemlerinde zekâ testleri (IQ) bir saplantı haline gelmiştir. Bireylerin birbirine karşı kıyaslanması için bir araç olan zekâ testleri anaokulundan başlanarak çocuklara uygulanmaktadır. Kültüre ve dil kullanımına çok duyarlı olan bu araçlar uygulanan kişinin kökensel özelliklerine uygun değilse ortaya çok yanıltıcı sonuçlar çıkabilmektedir. Alman, Belçika ve Hollanda eğitim sistemlerinde yaygın olarak kullanılan bu araçlar özellikle göçmen çocuklarının bilişsel becerilerini değerlendirmekten çok uzak sonuçlar vermektedir. Zekâ gibi soyut kavramlarla ilgili bir tartışma yürütülmek isteniyorsa birinci kural genellemeden kaçınmak olmalıdır. Hele kültürel gruplara yönelik olarak “zeki – aptal” nitelemesi yapmak akılcı bir yaklaşım değildir. Bir ulusun, kültürel veya etnik grubun tamamını bir kefeye koymaya çalışan “toptancı” yaklaşımlar akılcı değildir tam aksine akılcılıktan hiç nasibini almamış önyargının yansımasıdır.

Batılı toplumlarda ve batıya özentili entelektüeller arasında yaygın olan bir niteleme “şark kurnazlığı” yaftasıdır. Bu ifadenin etimolojik kökenine ilişkin olarak Türk Dil Kurumu sözlüğünde yapılan bir arama akılcılığın bir yana itilip kestirmeci çözümlerin tercih edildiği bir davranış şeklini ortaya koyuyor. TDK sözlüğüne göre ‘Şark kurnazlığı’ “Doğu dünyasının anlayış, görgü ve davranış gibi özellikleri çerçevesinde zamana yayma, boş vermişlik, neme lazımcılık içeren uzun vadeli planlar yaparak bir işte karşı taraftan istediğini elde etme işi” olarak tanımlanmaktadır. Nitekim Türkçeye yerleşmiş olan “köylü kurnazı veya kasaba kurnazı” gibi nitelemeler zekânın aklın önüne geçtiği durumları nitelemektedir. Kurnazlık aklı yanıltabildiği sürece işliyor.

Kurnazlık aldatmaca ve yanıltma üzerine kurulu olduğu için sonuçta akılsızlıktır çünkü sahte algı ve davranışlar üzerine kurulan hiçbir şey başarılı olamaz. Hemen insanın aklına özellikle geri bırakılmış toplumların siyasi yaşamlarında “sahtelik” ve “aldatma” üzerine inşa edilmiş kurumlar ve kişiler gelebilir. ‘Aldatma’ ve ‘göz boyama’ davranışı üzerine kurulu siyasetin varlığı yadsınamaz. İşin özü de burasıdır. Geri bırakılmış toplumlarda aklın özgürlüğü ve yaratıcılığı yerine bireyin bastırılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması vardır. ‘Gelenek-görenek-töre’ gibi feodal ilişkileri yansıtan değer yargılarıyla birey kuşatılmaktadır. Aklın üstünlüğü yerine geleneksel yapılar ve biat kültürü bireyi sarmalamakta ve hareket alanını kısıtlamaktadır. Bu tür toplumlarda cinsiyetçi, ayrımcı ve bağnaz yaklaşımlar toplumsal ilişkilere egemendir. Yine bu tür toplumlarda akılcı eğitimin gelişmesi önünde engeller vardır. Akılcılığın önüne sürekli olarak “kutsal” değerler çıkarılır; sorgulamanın önüne geçilir. Eğitim seviyesi düşük toplumlarda bu tür kurnaz yapıların güç kazanması olağandır çünkü akılcı yaklaşımlar kutsallarla bastırılır. Eğitim seviyesi yüksek yani sorgulayıcı aklın takdir edildiği toplumlarda ise bu tür ilkel yapıların öne geçmesi mümkün değildir çünkü akılcı insanlar kurnazlıkla zekâ arasındaki ayrımı içselleştirmişlerdir.

İnsanlar arasında zekâ farklılıkları olması kadar doğal bir şey yoktur. Her bireyin genetik özellikleri ve yetişme koşulları bir diğerinden farklı olduğu sürece insanlar zeki ve daha az zeki olanlarla birlikte yaşamaya devam edecektir. Bazı uluslararası zekâ testlerine göre bir insanın zekâsı 120 ve üzerinde ise bu onun çok zeki olduğunu gösteriyor, 100 civarındaki IQ normal bir zekâyı gösterirken 70 civarındaki bir IQ öğrenme zorluğuna işaret ediyor. Bir ülke sınırları içerisinde çok zeki insanlar olabileceği gibi normalin altında zekâya sahip bireylerin olması da çok doğaldır. “Almanlar zeki bir millettir; Faslılar aptaldır” gibi yaklaşımlar önyargının ve ırkçılığın ifadesi dışında bir anlama gelmezler.  Önemli olan zekânın nasıl etkili bir şekilde kullanılacağının eğitim kurumlarında öğretilmesidir. Genç nesillerin bilişsel becerilerini geliştirmeye yönelik eğitim hedefleri olan, sorgulayıcı ve eleştirel aklın geliştirilmesini sağlayan toplumlar akılcı toplumlardır. Kültürel ve bilimsel gelenekler zaten el ele yürürler.

Siyasi kültürü de bu çerçevede irdelemek mümkündür. Ancak evrensel olan bir durum politikada aklın egemenliğinden çok popülizmin egemen olmasıdır. En akılcı toplumlarda bile ucuz ve kamplaştırıcı siyaset oy toplamak için yeterli görülmektedir. Hollanda ve İsveç gibi akılcı toplumlarda bile sağ popülizmin yükselmesi başka türlü açıklanamaz. Düşük eğitimli kesimler popülist politikacılara kolayca kanmaktadır. Dinin siyasete alet edildiği toplumlarda da akılcılıktan ziyade değer yargıları siyaseti egemendir. Dünya genelinde yükselen popülizmin panzehri akılcı eğitim ve sorgulayıcı nesillerin yetiştirilmesidir. Bunun yolu da çağdaş eğitim programlarının hazırlanmasıyla mümkündür.

 

Prof. Dr. Kutlay Yağmur

Dil, Kimlik ve Eğitim Profesörü, Tilburg Üniversitesi Öğretim Üyesi
Elektronik posta adresi: k.yagmur@uvt.nl

 

                      

 

© InterAjans/Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

Paylaş

© 2001-2017 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans