Selamün Yavuz (Hollanda Gündemi): Daha çok Avrupa mı, daha az Avrupa mı?

SELAMUN YAVUZ DAHA ÇOK AVRUPA MI DAHA AZ AVRUPAMI yeni 2‘DAHA ÇOK AVRUPA’ MI, ‘DAHA AZ AVRUPA’ MI?

Hollanda, iki ay içerisinde ikinci kez sandık başına gitti. Hollanda’da 22 Mayıs’ta yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin gayri resmi sonuçları Avrupa Birliği mevzuatından dolayı dört günlük gecikmeyle 26 Mayıs Pazar gecesi açıklandı.

Dört değişik partiden toplam altı Türk kökenli adayın listelere girdiği seçimlerde zaten bu adaylarımızdan hiçbirisi seçilebilecek sırada değildi. Dolayısıyla seçimler öncesi yoğun bir kampanya yürüten adaylarımızın umudu, tercihli oylarla Brüksel’in yolunu tutmaktı. Tercihli oylarla seçilme sınırının 18 binin biraz üzerinde olduğu bu seçimlerde maalesef hiçbir adayımız yeterli tercihli oyu alamadı.

‘Türk usulü’ seçim değerlendirmesi
Seçimlerle ilgili ilk değerlendirme Rotterdam’ın tanınmış siyasi simalarından Zeki Baran’dan geldi. Zeki Baran, kendi partisi PvdA’nın yine hezimete uğraması ve hiçbir Türk adayının seçilememesinin verdiği hayal kırıklığı ile ‘günah keçisi’ aramaya başladı. Baran, yaptığı yazılı açıklamada tarihi bir fırsatın kaçırıldığından söz ederek, hem STK’ları, hem de Hollanda Türk basınını ‘şapkasını önüne koyup’ düşünmeye davet ediyor.

Tarihi fırsatın nasıl kaçırıldığını ben pek anlamadım. Beş yıl sonra yine Avrupa Parlamentosu seçimleri var; seçmek ve seçilmek için yine bir fırsat var. Beş yıl siyasette çok kısa bir süredir.

Bir siyasetçinin seçim hezimeti sonrası STK’ları ve basını hedef alan eleştiriler yapması tam ‘Türk usulü’ bir yaklaşım. Çetrefilli bir yapısı olan siyaset sanatı, olayları değerlendirirken değişik perspektiflerden bakılmasını gerektirir. Özeleştiri yapmak da ayrıca siyasi bir erdemdir. Eğer bir siyasetçi yaptığı eleştiride seçmen perspektifini göz ardı ediyorsa, özeleştiriden kaçınıyorsa, yaptığı eleştiri de ‘tepkisel eleştiri’ sınıfına girer. Bu da eleştirinin ciddiyetini sarsar.

Yıllardır Hollanda siyaseti içinde yer alan Zeki Baran’ın bu seçim değerlendirmesinde ben şahsen, sandığa gitmeyen yüzde 62,7’lik seçmen kitlesinin vermek istediği mesajı değerlendirmesini beklerdim. Oy oranı yüzde 9,4’e düşen kendi partisi PvdA’ya yönelik bir özeleştiri yapmasını arzu ederdim.

Böyle, siyasetçilerin dışında ‘herkes suçlu’ zihniyetiyle yapılan eleştiriler ve değerlendirmeleri okuyunca, ‘İşte bu yüzden PvdA hep kaybediyor’ diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım doğrusu.

‘Aşırı sağ rüzgarı’ fırtınaya dönüşür mü?
Bu Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, son yıllarda bütün Avrupa’da hortlayan aşırı sağ, ırkçı, İslam karşıtı ve popülist partilerin ne yapacağı merak konusuydu.

Seçimlerden birkaç gün önce Fransa’daki ırkçı ‘Milli Cephe’ partisinin kurucusu ve şimdiki lideri Marine Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, bir televizyon programında yaptığı açıklamada Avrupa’daki göç sorununun çözümünün ölümcül ‘ebola’ hastalığının olduğunu söylemesi bir anda herkesin aklına Hitler Almanya’sını getirdi.

Diğer yandan Hollanda’da ırkçı PVV’in kamuoyu yoklamalarındaki yüksek oy oranı da kaygı vericiydi.

Bilindiği gibi Avrupa’daki aşırı sağ, ırkçı, İslam karşıtı ve popülist hareketlerin ekseninde Fransa’da Milli Cephe ve Hollanda’da PVV var. Bu iki parti bir süre önce ortak bir strateji oluşturarak, diğer AB üyesi ülkelerde aynı görüşteki partilerin de katılımıyla Avrupa Parlamentosu içinde ayrı bir grup oluşturmak istediklerini açıkladılar. AB bünyesinde parlamento grubu oluşturmak için mevzuatlara göre 7 değişik ülkeden en az 25 parlamenterin aynı grupta yer alması gerekiyor. AB bünyesinde grup oluşturabilen partiler hem maddi kaynaklardan yararlanabiliyorlar, hem de üyeleri parlamento içerisinde önemli görevlere getirilebiliyorlar.

AP seçimleri sonucunda Fransa’da Milli Cephe ve Birleşik Krallık’ta (İngiltere) UKIP partisi ülkelerinde en çok oyu aldılar. Ancak seçim sonuçları açıklandıktan sonraki ilk gelişmeler bu aşırı sağ, ırkçı, İslam karşıtı ve popülist partilerin birleşerek AP bünyesinde bir grup kurma olasılığını oldukça düşürüyor.

Aynı görüşteki İsveç Demokratları partisi, Fransa-Hollanda eksenine girmeyerek, İngiliz UKIP ve Danimarka Halk Partisi ile ortak hareket etmek istediğini açıkladı. Bu da, aynı zihniyete sahip bu partilerin ortak hareket edemeyeceklerini ve aralarında bölünme olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor.

Şu andaki görünüme göre, Marine le Pen ve Geert Wilders’ın estirdiği rüzgar Avrupa’da bir fırtınaya dönüşmeyecek.

Avrupa’da güçler savaşı başlıyor
Seçimler sonrası Avrupa’da büyük bir güç savaşı başlayacak. Önümüzdeki dönemde AB, Avrupa Komisyonu Başkanını seçecek. Bu seçilecek kişi pratikte Avrupa Birliği Başbakanı görevini üstlenecek.

Avrupa Komisyonu Başkanı seçilirken, bir yandan seçimlerde oy kullanan ya da kullanmayan seçmenlerin verdiği ‘daha az Avrupa’ mesajı dikkate alınmak zorunda. Diğer yandan AB üyesi ülke liderlerinin oluşturduğu Avrupa Konseyi bu seçimde kendi ülke çıkarlarını ve ülkelerindeki siyasi konjonktürü de göz önüne alarak etkin olmak isteyecek. Yeni seçilen Avrupa Parlamentosu ise, ‘daha çok Avrupa’ isteyen bir Avrupa Komisyonu başkan adayından yana tavır koyacak. Avrupa Parlamentosu’nun en önemli kozu ise kendilerinin demokratik yolla seçilmiş parlamenterler olması.

Bu güçler savaşını daha da komplike yapacak unsur ise yeni seçilen parlamentodaki büyüklük sırasıyla Hıristiyan Demokrat, Sosyalist ve Liberal gruba mensup parlamenterlerin hem kendi ülke çıkarlarını düşünerek, hem de kendi gruplarıyla hareket etmek zorunda olduklarından takınacakları tavır.

Her hâlükârda, önümüzdeki aylarda bu güçler savaşı sonrası ‘daha çok Avrupa’ mı, yoksa ‘daha az Avrupa’ mı tercihinin yapıldığını göreceğiz.

 

syavuz@kpnmail.nl

© InterAjans – Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

Paylaş

© 2001-2021 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans