Selamün Yavuz yazdı: Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri (5): Cumhuriyetin getirdiği demokrasi

BİR önceki yazıda kurtuluşa giden yolda Atatürk’ün halka hesap vermeye ve Kurtuluş Savaşı’ndan önce yaptığı kongreler ve kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi ile halkın katılımına verdiği öneme işaret etmiştik.

Kurtuluş Savaşı zaferle bittikten sonra 1 Nisan 1923’te seçimler yapıldı ve yeni meclis oluşturuldu. Savaştan sonra, Türkiye’nin şu andaki sınırlarını kabul eden Lozan Antlaşması’nı da bu yeni seçilen meclis kabul etti.

1923 Ekim ayının sonlarında baş gösteren bir hükümet krizinde günlerce çıkış yolu bulunamamış, Mustafa Kemal Paşa’nın fikirleri sorulmuştu. 28 Ekim akşamı arkadaşlarını toplayan Mustafa Kemal, ertesi gün Cumhuriyeti ilan edeceklerini açıkladı. Çünkü 3,5 yıl önce kurulan meclis, başarılı bir kurtuluş mücadelesi vermiş, bu zafer Lozan Antlaşması ile dünya ülkeleri tarafından kabul edilmiş, İstanbul hükümetinin hiçbir hükmü kalmamış ve hatta İstanbul meclisi mebusanı kapatılmıştı. Artık yeni ve bağımsız bir ülke vardı ve bunun da adının konulması gerekiyordu.

Atatürk ve arkadaşları yeni rejimin adının Cumhuriyet olacağına karar verdiler. 29 Ekim’de gece 20:30’da Cumhuriyet mecliste kabul edildi, böylece Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş oldu. Aynı akşam bazı anayasa maddeleri de değiştirilerek Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçildi.

Atatürk Cumhurbaşkanlığı görevini 10 Kasım 1938’de ölünceye kadar devam ettirdi.

Cumhuriyetin kabul edilmesi aynı zamanda Osmanlı saltanatına son verildiği anlamına gelir. Artık devletin başında babadan oğula geçen saltanat olmayacak, devleti, halkın seçtiği millet meclisi ve millet meclisinin seçtiği hükümet ve cumhurbaşkanı yönetecekti.

1923 – 1938 yılları arası Cumhuriyet devrimlerinin birçoğu bu yıllarda yapılmış olmasından dolayı çok önemlidir; zaten Cumhuriyetin ilk devrimi Cumhuriyetin kendisidir. Bu devrimlerin yapılmasında Atatürk’ün etkisi büyük olmuştur.

Atatürk’e yapılan en ağır eleştiriler de bu dönemle ilgilidir. Bu eleştirilerin, daha doğrusu iftiraların en ağırı da Atatürk’ün bir diktatör olduğudur. Türkiye’de de karşı devrimciler tarafından itibar gören bu iftiralar genelde Atatürk karşısında artarda iki kez bozguna uğramış İngilizlerin kaynaklarından alınmadır.

Atatürk neden diktatör değildi, bunu biraz irdeleyelim…

Kurtuluş savaşından sonra Cumhuriyet ilan edilinceye kadar geçen bir yıllık süre içerisinde o zamanki millet meclisi tarafından Atatürk’e saltanat teklif edilmiş, yani O’na ‘Siz padişah olun’ denmiş; Atatürk ise ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ diyerek ancak milletin seçtiği kişilerin ülkeyi yönetebileceğini söylemiştir.

TBMM 23 Nisan 1923’te kurulduğundan itibaren Atatürk’ün görüş ve düşüncelerine muhalif görüşteki vekiller millet meclisine seçilmişlerdir. Cumhuriyet ilan edildikten hemen sonra Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmuş ve bu parti Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten parti olmuştur. Ancak bu parti içerisinde millet meclisinde 1.Grubun yanı sıra daha çok muhaliflerin yer aldığı 2.Grup diye adlandırılan gruplar olmuştur. 2.Grubun içerisinden daha sonraki yıllarda Celal Bayar ve Adnan Menderes önderliğinde Demokrat Parti kurularak 1946’da çok partili demokrasiye geçilmiştir.

Atatürk, Cumhuriyet ilan edildikten hemen sonra çok partili demokrasiye geçilmesini istemiştir. 17 Kasım 1924’te Terakkiperver (İlerici) Cumhuriyet Fırkası adında bir parti kurulması üzerine Atatürk, “Bırakınız, karşımıza çıksınlar, memleket işlerini münakaşa edelim ve bizim Meclisimizde de iki parti olmalı, hükümeti denetleme sistemi kurulmalı ve medeni ülkelerin parlamentolarına benzemeliyiz” demiştir.

Ama Şeyh Said isyanı ve sonrasında oluşturulan İstiklal Mahkemeleri ve Takriri Sükûn Yasasına (sükûnetin, asayişin tekrar sağlanması) şiddetle karşı çıkan bu parti, adeta Cumhuriyet’in temeline dinamit koymuştur. 3 Haziran 1925’te bu parti kapatıldı.

Daha sonraki yıllarda da değişik isimler altında birçok muhalif parti kurulmuş, ama bu partiler ya saltanat ve şeriatın geri gelmesini istemiş, ya da genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Sovyet Rusya boyunduruğu altına girmesini istemiştir. Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarında tam bağımsız ve milletin iradesinin hâkim olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti istemiştir.

1923–1938 arasında Türkiye’deki yönetim bir diktatörlük müydü sorusuna yanıt vermek için, diktatörlüğün tam karşıtı olan ‘Demokrasi’ kavramını iyi anlamamız gerekir.

Bir ülke demokrasiyle yönetiliyor denilebilmesi için 3 önemli unsurun bir arada olması gerekir:

Bunlardan birincisi halkın birden fazla aday veya parti içerisinden gizli oyla seçim yapabilmesi. 

İkincisi ülkedeki azınlık haklarının korunması ve çoğunluk halkla eşit haklara sahip olması. 

Üçüncüsü ise yasama, yürütme ve yargının eşit ve birbirinde bağımsız şekilde işlerini yapabilmesi. 

Cumhuriyetin ilk yıllarında demokrasi kavramının bu önemli üç şartının nasıl uygulandığına bakalım.

1946’ya kadar tek parti içerisinde olsa bile 1.Grup ve muhalif 2.Gruptan adaylar meclise seçilebiliyordu. Tek partiden olsa bile meclis içinde muhalif bir grup her zaman vardı.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerinde oturan her yurttaş seçme ve seçilme hakkına sahipti. Din, dil, ırk hatta 1930’dan sonra cinsiyet farkı gözetmeksizin. 1930’da belediye seçimlerinde, 1934’te millet meclisi seçimlerinde kadınların seçme ve seçilme hakkı yasal güvence altına alındı.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yasama, yürütme ve yargı birbirlerinden eşit ve birbirlerinden bağımsız şekilde çalışmaya başladılar. Aslında Yargıtay ve Danıştay gibi kurumlar 1876’daki 1.Meşrutiyetten sonra oluşturuldular. Abdülhamit döneminde büyük sekteye uğradılar, ama varlıklarını devam ettirdiler. Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonraki yıllarda ise devlet içinde kurumsallaştılar.

1923–1938 yılları arasındaki tek partili dönemi değerlendirirken yapılan en büyük haksızlık, o yıllarda gelişen olayların bugünkü demokrasi anlayışı ile değerlendirilmesi.

1930’lu yıllarda hangi Avrupa demokrasisinde kadınların seçme ve seçilme hakkı vardı?

O yıllarda hangi Avrupa ülkesinde Erk’ler ayrılığı, yani yasama, yürütme ve yargının bağımsızlığı söz konusu idi?

O dönemde dünyada kaç ülke halkın egemenliğinin hâkim olduğu Cumhuriyetle yönetiliyordu?

Cumhuriyetin ilanıyla Atatürk dünyada gelmiş geçmiş en büyük devrimcilerden biri olduğunu kanıtlamış ve dünyada bir çığır açmıştır.

Onun için 99 yıldan beri ‘Yaşasın Cumhuriyet’ diyoruz ve ilelebet diyeceğiz.

Bir sonraki yazıda Cumhuriyet dönemindeki isyanları neden, nasıl, niçin sorularıyla irdeleyelim ve Cumhuriyetin aydınlanma devrimlerini ele alalım.

SELAMÜN YAVUZ

Elektronik posta: syavuz@kpnmail.nl
Twitter: @SYavuzTR
Facebook: www.facebook.com/selamunyavuz

 

Paylaş

© 2001-2022 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans
error: Content is protected !!