Selamün Yavuz YAZDI: (Gıda güvenliği-4) Etliye de sütlüye de karışmak gerek

ŞU Korona günlerinde gıda güvenliği ile ilgili endişelerimizi ve bildiklerimizi paylaşmaya devam etmekte fayda var.

Korona salgını bir kez daha gösterdi ki, Kovid-19 virüsünü ve diğer başka hastalıkları önlemenin en iyi yolu temiz ve güvenli gıda ile beslenerek insan vücudunda direncin ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi.

Gıda deyince elbette hayvansal gıdayı es geçmek olmaz. Yani biraz etliye de sütlüye de karışmak gerek.

Dünyadaki et tüketimindeki adaletsizlik, ABD’de kişi başı yıllık brüt 140 kilo et tüketilirken 40 milyon insanın açlıktan ölüm sınırında olması, et üretimi için harcanan dünya nimetleri, sığırların dışkılarının salgıladığı karbon monoksit gazının ozon tabakasına yaptığı tahribat konularına belki bir başka zaman uzun uzun değiniriz.

-Et

Etliye de sütlüye de karışmak istiyorsak konuya etten başlayalım.

Hemen giriş yapmak için Soner Yalçın’ın ‘Saklı Seçilmişler’ kitabından kısa bir alıntı yapalım: ‘İnsanlara domuz yediriyorlar! Helal kesimden geçtik; domuzdan alınan kök hücreyle kırmızı et yapıyorlar artık. İthal karkas etler kanları akmış olduğu için hormon testine cevap vermiyor. Ne yediğimizi bilmiyoruz. Ete yapılan kimyasal işlemleri kaç kişi biliyor? Türkiye’de kullanım izni olmamasına rağmen ‘Bradmix’ adlı kimyevi maddenin etlerin hacmini yüzde 25-30 artırmak amacıyla kullanıldığını biliyor musunuz?

Muhtemelen bilmiyorsunuz; ben de bilmiyordum.

Evet hem etin kütlesi artırılabiliyor hem de kök hücreden kırmızı et üretilebiliyor. İlk suni et 2013 yılında Hollanda Maastricht Üniversitesi bilim adamları tarafından sığır eti kök hücresinden üretildi.  Maastricht Üniversitesindeki bu ‘suni et’ projesini yürüten Mark Post daha sonra Mosa Meat şirketini kurarak daha büyük çapta suni et üretimine geçilmesi için çalışmaları başlattı. Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallıktaki bilim adamlarının da domuz ve kanatlılardan suni et üretme çalışmaları yaptığı biliniyor.

Yani birkaç yıl sonra bir et lokantasına gittiğinizde size üç seçenek sunulacak: suni et mi istersiniz, kültür et mi istersiniz, yoksa hakiki et mi istersiniz?

Belki de biz seçmeden, şu anda bizim için seçim yapılıyor.

-Süt

Sütün vücudumuz için vazgeçilmez bir besin maddesi olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz.

Genel anlamıyla erişebileceğimiz sütleri 3’e ayırmak mümkün.

Birincisi marketten kutularda aldığımız günlük pastörize sütler. Pastörize süt 70–75 derece ısıda 15 saniye ya da yaklaşık 90 derece ısıda 1 saniye bekletilerek elde ediliyor.

İkincisi yine marketlerde satılan uzun süre dayanıklı UHT sütler. UHT yöntemi (Ultra High Temperature) ile süt 135-150 derece sıcaklıkta 2-4 saniye ısıtılıyor.

Üçüncüsü ise evde klasik usulle kaynatılan sütler. Bilindiği gibi evde kaynatılan sütlerde sıcaklık yavaş yavaş 95-100 dereceye çıkıyor, bir taşım kaynatılıp soğumaya alınıyor.

Her üç çeşitte de süte ısıl işlem uygulanıyor. Bu ısıl işlemler sütteki faydalı bakterileri, onların ürettikleri enzim ve vitaminleri de tahrip ediyor. Ama en büyük kayıp UHT teknolojisi uygulandığında yaşanıyor. Bundan dolayı sokak sütü ya da pastörize şişe sütte yoğurt tutarken UHT sütte tutmuyor. UHT yöntemi suda çözünen vitaminlerin neredeyse yüzde 80’ini ve B12 vitamininin ise tamamını ortadan kaldırıyor. Bağırsaktaki probiyotik denilen yararlı bakterilere zarar vererek onların bağırsağımızda sentezlediği vitaminlerin üretiminin azalmasına sebep oluyor.

Faydasından çok zararı olan bu UHT sütleri çocuklarına bile içirenler var. Belki uzun süre dayanıklı olduğu için daha cazip geliyor, ama süt diye satılan o kutuların içindeki sıvı süt değil maalesef. 

‘Deli Dana’

Hem et tüketiminde hem de süt tüketiminde önemli noktalardan birisi de et ve süt elde edilen hayvanların ne ile beslendiği.

Deli dana’ hastalığını duymuşsunuzdur. Özellikle Büyük Britanya’da zaman zaman ortaya çıkan, hayvanlarda BSE (Bovine spongiform encephalopathy = Sığırların süngerimsi beyin hastalığı) olarak bilinen, insanlara bulaştığında yeni tip Creutzfeldt-Jakob hastalığına (new variant Creutzfeldt-Jakob disease, nvCJD) yol açar. Hastalık beyin dokularının hızlı bir şekilde tahrip olmasına, beyin içerisinde küçük boşlukların oluşması nedeniyle beynin süngerimsi bir yapıya dönüşmesine neden olur; tedavisi yoktur ve yüzde yüz ölümcüldür.

İlk 1987’de sığırlarda görülen bu hastalığın kaynağı nedir?

‘Sakatat’ olarak nitelendirilen bağırsak, dalak, beyin, meme, karaciğer atıklarının hayvan yemine dönüştürülmesi ve bunların hayvanlara yedirilmesi sonucu geliştiği ortaya çıktı. Yani besi hayvanlarının insan eliyle yamyamlaştırılması sonucu ortaya çıktı.

***

Görünen o ki, insanoğlu, az masrafla çok para kazanma hırsıyla kendi felaketini kendi elleriyle hazırlıyor.

SELAMÜN YAVUZ

 

      

 

©  InterAjans/Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

 

 

Paylaş

© 2001-2017 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans
error: Üzgünüz, içerik telif hakları nedeni ile korunmaktadır.