Selamün Yavuz yazdı: Türkçe’mizi koruyalım

26 Eylül’de Türk Dil Bayramı’nın 89. Yıldönümü idi.

Kadim dilimiz Türkçe uzun yıllardır, hatta asırlardır saldırı altında. Yalan yanlış bilgilerle bu saldırı halen devam ediyor.

Bunun en bariz örneği Türk Dil Bayramı’nı kutlama mesajlarında bile Türkçeye ihanet sayılabilecek sözcüklerin kullanılması.

Bu saldırıya ‘Dur’ demek için bildiğimiz kadarıyla yanlışları düzeltmemiz gerek…

Bu yanlışlardan belki de en önemlisi harf devrimi ile ilgili. Harf Devrimi 1 Kasım 1928 tarihinde Yeni Türk Alfabesinin kabul edilmesiyle gerçekleşti. İlgili yasa 1353 sayılı ‘Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun’dur. Yani bugün Türkçe’nin yazımı için kullanılan alfabe, Latin alfabesi değil, Yeni Türk Alfabesidir. Çünkü bu alfabenin içinde, ‘ş’, ğ, ö, ı, gibi Türkçe seslerin karşılığı karakterler de vardır. Latin alfabesinde bu karakterler yoktur.

Diğer bir yanlış ise Osmanlı döneminde Anadolu’da insanların Osmanlıca konuştuğu, mezar taşlarına yazılar yazıp okuyabildikleri. Ve harf devrimi yapıldıktan sonra mezar taşlarını bile okuyamadıkları. Bu yanlışta doğrultmamız gereken iki yanlış unsur var. Birincisi, Osmanlı döneminde Anadolu’daki insanlar zaten okuma yazma bilmiyorlardı ki o dönemde mezar taşlarını okuyabilsinler.

İkincisi ise Osmanlıcanın bir dil olarak varsayılması. Oysa Osmanlıca bir dil değil, Türkçenin Arap harfleriyle yazılması denemesidir. Bu deneme zaten asırlar önce başarısız olunca saray ve çevresi Arapça harflerle yazması doğal olarak daha kolay olan Arapça sözcükleri kullanarak adına Osmanlıca dedikleri Farsça ve Arapça ağırlıklı bir hitap şekli ortaya çıkmıştı.

Bu düzeltilmesi gereken yanlışları örnekler de vererek biraz açalım.

Düşünün, niye 13. Yüzyılda yaşamış Yunus Emre’yi herkes anlayabiliyor da Arapça ve Farsçanın etkisindeki Divan Edebiyatı şiirlerini kimse anlamıyor?

Yunus Emre’den (1240-1321) bir örnek verelim.

Yalancı dünyaya konup göçenler 

Ne söylerler ne bir haber verirler 

Üzerinde türlü türlü otlar bitenler 

Ne söylerler ne bir haber verirler

Bir de Divan edebiyatı şairlerinden Nebi’den (Nebi 1681-1730) örnek verelim.

Sürmeli gözlü güzel yüzlü gazâlân anda

Zer kemerli beli hancerli cüvânân anda

Bâ-husûs aradığım serv-i hırâmân anda

Nice akmaya gönül su gibi Sa’d-âbâd’

Eğri oturup doğru konuşmak gerek. Türk insanı bu iki şiirden hangisini daha iyi anlar!

İki şiirin yazılış tarihleri arasında dört yüzyıl gibi bir zaman dilimi olmasına rağmen sekiz yüzyıllık Yunus Emre’nin şiirini herkes anlar, ama Nebi’nin dört yüzyıl önce yazdığı şiiri kimse anlamaz.  Çünkü o güzel şiirler, Türkçe’ye Arap harflerinin ve Arapça harflerle yazması daha kolay Arapça ve Farsça sözcüklerin girmesiyle Anadolu’da Türk halkı tarafından anlaşılmaz hale gelmiştir.

Osmanlı döneminde adına Osmanlıca denilen Arap harfleriyle yazılan, Arapça ve Farsça kelimelerin çok kullanıldığı derme çatma bir dil oluşmuştu. Bu dil sadece şairler tarafından, elit tabaka diyebileceğimiz saraya yakın kesimler ve okuma yazma bilen bürokratlar tarafından kullanılıyordu. Anadolu’da ise halk okuma yazma bilmiyor, ama Yunus Emre örneğinde olduğu gibi şimdi de kullanılan Türkçeyi konuşuyordu.

Ayrıca Türkçeyi Arapça harflerle yazmakta da sıkıntılar çekiliyordu. Taa II. Abdülhamit döneminde Latin harflerine geçmek için düşünceler ortaya çıkmaya başladı. Örneğin Türkçe‘deki bazı sesleri Arap harfleriyle yazabilmek için 1870’li yıllarda Osmanlıcada harekeler kullanılmaya başlandı. Yani 1870’li yıllardan beri hem eğitimde hem toplumda harf devrimim için bir gereklilik duyuluyordu.

Harf devrimi Atatürk istiyor diye bir gecede yapılmadı! Bunun hem taa Abdülhamit dönemine uzanan tarihi bir boyutu var, hem de yıllarca süren bilimsel araştırma ve uygulama aşamasındaki eksikliklerin giderilme süreci var.

Harf devriminin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk hem okuduğu kitaplardan yararlanır, hem de uzun uzun akşam sofralarında konunun uzmanı kişilerle enine boyuna bir meseleyi tartışırdı. Uzmanların getirdikleri önerileri mutlaka değerlendirirdi.

Örneğin, harf devriminin yapıldığı günlerde Türkçede bulunan ‘Ş’ sesi ‘ch’ harfleriyle yazılırdı. Anadolu’ya yaptığı bir ziyaret sırasında gece vakti Kırşehir’e geliyor Atatürk. Zamanın milli eğitim müdürü ve bir öğretmen Mustafa Kemal’le görüşüyorlar ve pratikte yeni harfleri öğretirken ‘Ş’ sesinin ‘ch’ harfleri ile yazılmasını öğretmenin zorluğundan bahsediyorlar. Onun yerine ’S’ harfinin altına bir çengel eklenerek ‘Ş’ sesinin yeni dilde yazılmasını önerirler. Atatürk bu öneriyi mantıklı bulur ve Ankara’ya döndüğünde dil uzmanlarının da fikrini aldıktan sonra ‘Ş’ harfi yeni alfabeye eklenir. Böylece Türkçe tam fonetik bir dil olur.

Alıntı bir fıkra ile bu yazıyı sonlandıralım.

Osmanlıca meraklısı bir Edebiyat öğretmeni, öğrencilerden, sürekli Osmanlıca konuşmalarını, sorulara Osmanlıca yanıt vermelerini istiyormuş.

Soğuk bir kış günü öğretmen sınıfın ortasında dolaşarak ders anlatırken bir ara yanan sobaya arkasını dönmüş ve sobadan sıçrayan kıvılcım eteğini tutuşturmuş.

Bir öğrenci parmak kaldırıp söz istemiş: ‘Efendim, arka cenahızdaki sobanın derunundaki parçe-i nardan kopan bir şerare şahsınız istikametine tevcihlenerek eteğinize sirayet etmiş ve dahi mabadınıza intikal etmek üzre revan olmaktadır.’

Öğretmen, öğrenciyi anlayıncaya kadar geçen sürede arkasında artan ısının etkisiyle panikler ve ‘Evlâdım, ne uzatıyorsun, şuna GÖ*ÜN YANIYOR desene’ der.

SELAMÜN YAVUZ

Elektronik posta: syavuz@kpnmail.nl
Twitter: @SYavuzTR
Facebook:
www.facebook.com/selamunyavuz

 

©  InterAjans/Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

 

Paylaş

© 2001-2021 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans