Selamün Yavuz yazdı: ‘Üç yıl ömrün kaldığını öğrensen ne yapardın?’

GEÇENLERDE Youtube’da insanların büyük kentlerden kırsala göçü, ‘tersine göç’ şeklinde de ifade edilen son yılların önemli sosyal-demografik göç hareketi ile ilgili videolar ararken, Ahmet Çakır adlı bir kullanıcının kanalındaki videoları izledim.

Ahmet Çakır 39 yaşında doğma büyüme İstanbullu profesyonel bir bilişim uzmanı. İki yıl önce ağır bir açık kalp ameliyatı geçirdikten sonra geçtiğimiz Şubat ayında Balıkesir’in Gönen ilçesine yakın bir dağ başında kendine ufak bir arazi edinmiş. İstanbul’daki işini, eşini-dostunu, evini bırakıp kendinizi bulutların içinde hissedebileceğiniz yükseklikteki doğa harikası bir yerde yeni bir yaşam kurmaya karar vermiş.

***

Ahmet Çakır, kendi ‘tersine göç’ hikayesini, kafasındaki hayata dair soruları şöyle dile getiriyor:

Sonsuz bir hayat varmış gibi yaşam sürüyoruz çoğumuz. Sorgulamadan; gerçeklikten uzakta, bize doğru olarak sunulmuş kavramlara inançla bağlanmış bir şekilde. Peki hiç beklemediğin bir anda karşında senden önce kim bilir kaç kişiye aynı konuşmayı yapmış bir doktor varsa, gözlerinin içine bakarak, ‘Üzgünüm, ama en fazla üç yıl ömrün kaldı’ diyorsa? 

Zaman durur birden, anlamlar anlamını yitirir, anlamsız gelen yüzlerce şey birden anlam kazanır. Önce beynin nasıl tepki vereceğini bilemez, daha önce hiç düşünmediğin beyninin alt raflarında saklı kalmış yüzlerce düşünce gün yüzüne çıkar. O kadar alıştıktan sonra tekdüze yaşamak, bu durumu kabullenmek zor gelir insana. 

Ne yapardın? Hemen sevdiklerine koşar ve gözyaşlarına mı boğulurdun ? Ya da bir sırt çantası alıp daha önce cesaret edemediğin bir yolculuğa mı çıkardın? Ya da benim gibi herkesten her şeyden uzakta, bir dağın tepesinde mi bulurdun kendini? 

Ölümü çok fazla düşünmeyiz, aklımıza gelmez çoğu zaman. Bir yakınımız ya da sevdiğimiz birini kaybettiğimizde beynimizde tonlarca soru döner durur, hayatın ne kadar değerli olduğunu kısa bir anlık da olsa fark ederiz. Ama bu farkındalık çok kısa sürer, hızla normal hayatımıza geri döneriz. En büyük kayıplarımızda bile ‘Ölenle ölünmez’ der tüm yakınlarımız. Evet, ölenle ölünmez, ölen ölmüştür. Ama sen hayatını gerçekten yaşıyor musun? Yoksa egolarının esiri ve kabuğunun hizmetkarı olarak mı sürdürüyorsun bu hayatı?

Hep planlar yaparız, isteklerimiz hiç bitmez, her geçen gün yapılacaklar hanesine bir not daha düşeriz. Ama hayat akıp gitmektedir, yapılacaklar listesi uzadıkça uzar. Atladığımız bir detay vardır, listeye eklediğimiz her konu aslında ilgili yaşa özgüdür, belli bir yaşa geldikten sonra fırsat ve imkanın olsa bile artık fiziksel ve ruhsal sebeplerden yapamayacağın şeyler olduğunu hesaba katmayız. 

Daha kaç güneşin doğduğunu görme şansın var biliyor musun? Peki zaman zaman hayalini kurduğun, uzanmış gün doğumunu izlediğin o an ne zaman gerçekleşecek sanıyorsun? Kim bilir belki yarın, her şeyi bir kenara bırakıp, bir kez olsun kendine zaman ayırıp, sürekli başkaları için yaptığın onca özveriyi kendin için yapar ve erken kalkarsın?

Kendimizi hapsettiğimiz 4 duvar arasında, yaşadığımız sadece yaşama illüzyonu. Dört duvar arasında uyanıp, dört tarafı kapalı arabamıza ya da toplu taşıma aracına binip, dört tarafı kapalı iş yerlerimizde bir yaşam sürüyoruz ve bunu normalleştirmiş olmanın verdiği hal yüzünden, doğanın ve hayatın özünde yatan bir çok gerçekliğin farkında bile değiliz. 

Biraz olsun durmak zor geliyor bizlere. Sürekli yapmamız gereken, zorunlu olduğumuz konularla boğulmaktayız. En son bir ateşin başında ne zaman oturdun? Odunların yanarken çıkardığı sesleri, yaydığı enerjiyi ne zaman hissettin? Üstünde bir beton yığını olmadan uzanıp yıldızları en son ne zaman izledin? Ya da bunları hiç yaptın mı? 

Peki 3 yıl ömrün kalsa ne yapardın? Artık hayatına eski düzende devam edebilir miydin? Yoksa kendine yeni bir başlangıç mı yapardın? Hayatı hiç yarın ölecekmiş gibi ‘an’da kalarak yaşamayı denedin mi?’

***

Evet, Ahmet Çakır’ın hikayesi bu. Sana, bana, ama özellikle de kendine bu soruları sorduktan sonra yanına çadırını alıyor, atlıyor motoruna ve Gönen yakınlarında bir dağ başını kendine yurt ediniyor, ‘kendi hayatını yaşamaya başlıyor.’

Gerçekten kendimize sormamız gerekir. Biz, kendi hayatımızı mı yaşıyoruz, yoksa bize dayatılan, hep bir şeylerin peşinde koşuşturduğumuz stres dolu bir hayatı yaşamak zorunda mı bırakılıyoruz?

Küçüklükten beri bize empoze edilen nedir? İyi bir meslek sahibi olup iyi para kazanacaksın, mutlu bir evliliğin, çocukların olacak. Güzel bir ev, bir de araba almaya maaşın yetmezse bankalar kredi vermek için sıraya girer.

Esas yapmak istediğin şeyleri hep ertelersin. Emekli olduktan sonra hepsine sıra geleceğini sanırsın. Sen, bir yandan çok para kazanayım diye emeğini esirgemeden son hızla çalışıp aslında patronu zengin edersin, bir yandan da sistemin sana dayattığı son model otomobil, son model telefon, bahçeli bir ev, çocuklara en iyi okul, yılda iki kez tatil falan giderleri için çektiğin kredileri faiziyle birlikte ödeyerek bankaları zengin edersin.

Zaten emekli olduktan sonra da planladığın şeylerin çoğunu yapamayacak durumda olursun.

Hal böyle olunca, sorulması gereken soru şu: ‘Sen gerçekten kendi hayatını mı yaşadın, yoksa bir ömür boyu sana empoze edilenleri yaparak sana dayatılan bir hayat mı yaşadın?’

***

Elbette herkesin hayata bakış açısı değişiktir, ama doğayla iç içe olmayan bir hayat bana göre insanoğlunun doğasına aykırıdır. Bundan dolayı kentlerde birçok hastalıkla pençeleşen insanlar, şifayı doğanın insanoğluna bahşettiği zenginliklerde arıyor.

Gerçekten oturup kendi kendinize bir beyin fırtınası yapın. Üç yıl ömrünüzün kaldığını duysaydınız bu zaman zarfında neler yapmak isterdiniz ve bu yapmak istediğiniz şeyleri neden şimdi ve daha uzun bir hayata yayarak yapmıyorsunuz?

SELAMÜN YAVUZ

Elektronik posta: syavuz@kpnmail.nl
Twitter: @SYavuzTR
Facebook:
www.facebook.com/selamunyavuz

 

        

 

©  InterAjans/Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

Paylaş

© 2001-2017 InterAjans.nl • Her hakkı saklıdır.

Back To Top
Inter Ajans
error: Üzgünüz, içerik telif hakları nedeni ile korunmaktadır.